Bilginin imaj kaygısı imajına kaymıştır. Umut Parmaksız Odtü SBKY
Bilginin imaj kaygısı imajına kaymıştır. Umut Parmaksız Odtü SBKY
Deniz Özgün’ün verdiği röportaj ile Türkiye’nin gündemine magazin terminolojisiyle ‘bomba gibi’ düşen ‘Akademik özgürlüğün sınırlarını denemek’ kavramının yeterince iyi incelenmediği kanaatinde olmakla beraber, konu dahilinde olan ‘hata yapma özgürlüğü’nün de hakkının verilmediğini düşünüyorum. Deniz’in fikri porno çekmekti, VCD terminolojisi ile “Muhafazakarlaşmaya hardcore bir cevap” ve “Tutucu kafalara karşı” bir amaç güdüyordu, hocaları bu işin yaş bir iş olduğunu muhtemelen düzgün bir dil ile ifade ettikten sonra, Deniz bu fikrini akademik özgürlük ilkesiyle meşrulaştırmaya çalıştı, başarılı da oldu. Projesini çekti, izlenime sundu, ve hatta sonrasında aldığı nottan dolayı da bu projeyi hiçbir şekilde izleme fırsatı yakalamamış köşe yazarları ve diğer basın mensupları tarafından ‘Porno çekmeyi bile beceremeyen biri.’ olarak nitelendirildi. Bu hikayeyi gündemi takip eden herkes bilse de üzerinden geçmekte bir sakınca görmedim. Fakat olayın diğer, ve uğruna protestolar düzenlenmiş olsa dahi benim şahsi pespektifime göre üzerinde yeterince durulmamış bir tarafı da var. Bu da tabii ki Halil Güven’in tarafı. Halil Güven, Ph.D; Bilgi Üniversitesi’nin şu an ki rektörü olmakla beraber daha önce bir çok üniversitede de rektörlük yapmış bir akademisyen. CV’sini inceleyecek olursanız 5 aktif çalışma alanından 1 tanesinin ‘akademik yönetim’ olduğunu görebilirsiniz.
Güven’in Bilgi’nin rektörü olması, Bilgi’de mühendislik bölümlerinin açılması ve Güven’in de bir mühendis olması ile, Bilgi’nin ekonomik bağlamda hür bir vakıf üniversitesi olması ve tabii ki bundan doğan sınırlı ve fakat ülkemiz standartlarında olağanüstü özgün ve özgür bir vizyon ve işleyiş şekline sahip olabilmesi (Kapitalist dünya düzeni içerisinde, Neoliberal ekonomik politikalar izleyen bir hükümetin tek başına iktidar olduğu bir ülkede bulunduğunu gözardı etmeden pek tabii), ardından serbest marketin bir cilvesi sonucu bu özgünlük/özgürlüğün bir takım hisse sahiplerinin eline düşmesi, ve son olarak Bilgi’nin LIU ağına katılması. Bu iki birbirine paralel olaylar zincirinin grafiklerini çıkarıp incelerseniz ortaya şu şekilde metaforize edilebilecek bir manzara çıkıyor; Mahallenizde bulunan KARDEŞLER GIDA, sizin bakkalınız, senelerdir ondan alışveriş ediyorsunuz, dükkanın sahibi Ahmet beyaz peyniri güzel değilse ‘Peynirim sana gelmez abi/abla.’ diyerek sizi uyarıyor ve salama sucuğa yönlendiriyor, sizi koruyor. Ama bazı şeyleri almıyor tabii Ahmet abiniz, bundan mütevellit spesifik olarak aradığınız bir marka var ise bulamayabiliyorsunuz, ancak çok da sorun etmiyorsunuz bunu tabii. Bu durum hepinizin bildiği gibi çok tatlıdır ve bir bakkal/mahalleli ilişkisi ne kadar duygusal olabiliyorsa o kadar da duygusaldır.
Gel gelelim, gün geliyor, devran dönüyor ve sosyoekonomik realiteler bir şekilde Ahmet abi’yi vuruyor. Dükkanını elden çıkartıyor ve o dükkan X HIPERMARKETLER ZİNCİRİ’nin bir parçası haline geliyor. Ahmet abi orda hala bulunmak istese dâhi, zincir pek tabii ki kendi uygun gördüğü işletmeci ve yöneticileri oraya yerleştiriyor, oraya gittiğinizde kimse size ‘Peynirim sana gelmez’ demiyor ama eskiden bulamadığınız her şeyi orda bulmanız da mümkün, her ne kadar sentetik bir çatı altında olsa da.
Bu kadar mahalle edebiyatı destekli metaforun yeterli olduğunu düşünüyor ve yazımı şu ana kadar okuyanlardan özür dileyerek onları keriz olmamaya davet ediyorum; zirâ serbest market kerizliğe tolerans gösteren bir yapı değildir, akademik strüktür eski yunanda olduğu gibi hür olabilseydi, bugün onlara girebilmek için devletlerin uygun gördüğü ders müfredatlarını içeren 12 yıllık bir eğitimden geçmemiz şart koşulur muydu sizce? Veya Bilgi Üniversitesi’ni zincirine katmış özel bir eğitim ağı, kâramacı gütmeden hareket eder miydi? Tabii ki hayır, ama üzülmeyin, tek keriz siz değilsiniz, ben da biraz kerizim. Eğitim kurumlarının, her ne olursa olsun ‘Ne kadar ekmek, o kadar köfte.’ mentalitesi ile işletilmesi benim de gücüme gidiyor. Ben de nicelikten önce nitelik taraftarıyım, ben de hata yapma özgürlüğüne ve akademia dahilinde sınır olmaması taraftarıyım. Fakat bu özgürlüğü kullanma hakkını sadece kendimde değil, başkalarında da görmek istiyorum çünkü diğer bütün kerizler gibi ben de fırsat eşitliğine inanıyorum ve işte bu yüzden Deniz Özgün’e de Halil Güven’e hak veriyorum; Halil Güven rektör olduğu gibi mühendislik kavramıyla yakından uzaktan alakası olmayan bir üniversitesiye mühendislik bölümleri açmakta bir sakınca görmedi, ne kadar ekmek o kadar köfteydi sonuçta. Akademik kadro sağlamak bir sıkıntı değildi, çünkü artık Bilgi’nin arkasında bir üniversiteler zinciri vardı artık. Ancak günümüz Türkiye’si içerisinde bulunan müşteri portföyünü derinden yaralayabilecek olaylar medyada yer alınca, Halil Güven’in aktif çalışma alanlarından ‘akademik yönetim’ ve yılların tecrübesi gerçek anlamda kendini gösterdi. Olayın üzerinden 24 saat geçmeden,Doğu Almanya’nın Stasi’ni, hatta Nazi Almanya’sının Gestapo’sunu bile kıskandıracak müthiş bir çeviklikle E-1’e girişi yasakladı ve bilgisayarları aratmaya başladı, kilitleri değiştirdi. 24 saat sonra HDD’lere el koymakta da bir sakınca görmedi. Ertesi gün ise VCD/POV’u kuran/yapan/eden İhsan Derman’ın ve mevzu bahis jüri gösteriminde yer alan Ali Pekşen ve Ahmet Atıf Akın’ın işlerine, kendilerine herhangi bir açıklama yapmadan, son verdi. Bu durumda biraz düşünün lütfen; ‘akademik özgürlüğün sınırlarını zorlamak istedim’ açıklaması kimin ağzına daha çok yakışıyor, porno çeken öğrenciye mi, yoksa açıklama yapmadan insanların işlerine son verebilen, binalara girişi yasaklayabilen rektöre mi? Hata yapma özgürlüğüne gelince, Halil Güven’e tavsiyem okulun mottosunu ‘Errare Humanum Est’ ile değiştirmesi, hatasız kul olmaz sonuçta, cümle alem bilsin.
M. Umur Altınorak
I absolutely join your call. Without hesitation . Im joining you not only as an academician or empathic student, I do it as an art lover and opposer of hypocrisy. I’m not a student of Bilgi University, I’m not even Turkish, but this shameful issue doesn’t understand about nationality, age, gender or any other condition. This is about struggling against one of the most obvious and nasty abuses I’ve seen in my entire life in an academic environment.
I had the pleasure of visiting Santral Campus this summer. I was amazed; I never expected it to be that much innovative and modern. It made me think of my own university, and its lack of technical facilities and intellectual environment. I brought home a great image that my own friends (who study there) have been feeding with only positive information. Until now.
I’m shocked. Well, I’d rather say I’m disgusted. I still can’t believe this is happening in the same school I have been. This is such an incongruity. As a foreign witness I wonder how managers can damage the positive projection we have been receiving from Bilgi University, thanks to the work and talent of teachers and students, in this out of phase way.
It’s not only an issue of shame, injustice, abusiveness and special disrespect to all talented pupil or instructor of Visual Communication Design department. It’s not only something with extremely doubtful legality as well. It’s one more time the proof of an ugly truth of nowadays: an outdated morality combined with political jobbery can easily knock down the academic principles, and moreover, the talent and development of a field that is changing the image of Istanbul abroad breaking down prejudices.
Sonia Agudo
Student
Las Palmas
DİKKAT, BEYİN GÖÇERTMESİ!
Beyin göçü, Vikipedi’deki tanımıyla, “yetiştirilmesi için büyük kaynak gerektiren veya yetiştiği halde ilgisizlik ve olanaksızlık nedeniyle bilim adamı, hekim, mühendis vb. gibi vasıflı insan gücünün daha gelişmiş bir ülkeye göç etmesi” olarak yer alıyor. İnternet’te gezinip konuyla ilgili birkaç istatistiksel araştırma yazınısa göz atıldığında ise, Türkiye’nin beyin göçü en fazla olan 34 ülke içinde 24. sırada yer almakta olduğu ve iyi eğitim gören kişilerin %59’unu elinden kaybettiği gibi rakamsal bilgilere erişiliyor.
Aslına bakarsanız, bu yazıda beyin göçünün ve bu rakamsal bilgilerin pek önemi yok. Zira dikkat çekmek istediğim asıl konu, beyin göçünden ziyade, “beyin göçertmesi”.
“Beyin göçertmesi”, Türkiye’de ülke sınırları içinde verimli birşeyler yapmaya, üretmeye, varolanı bir adım ileriye taşımaya çalışan zihinlerin herhangi bir coğrafi hareketlilikte bulunmadan durdukları yerde “göç!”mesine sebep olan, hepimizin çevresindeki türlü sığ zihniyetin yürüttüğü haksız girişimleri topluca tanımlamak için münasip bulduğum bir ifade.
Bu ifadeyi kullanmakla kalmayıp, Türkiye’de pek çok üniversitede son yıllarda gündeme gelen akla-mantığa sığmaz pek çok cahilliğe ve haksızlığa İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde son yaşanan süreç de eklenince, herhangi bir istatistiksel veriye dayanmadan - ama kesinlikle kanaat getirerek - Türkiye’deki “beyin göçertmesi” oranını %100 olarak açıklıyorum.
Orana dair kanaatim kesin çünkü, bir öğrencinin bitirme ödevine ilişkin verdiği ropörtajın ardından bir Pazar akşamı ani bir baskınla İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Görsel Iletişim Tasarımı, Sinema, Fotoğraf ve Video bölümlerini barındıran eğitim binasının kapı kilitleri değiştirildi, öğrencilerin ve öğretim görevlilerinin bilgisayarları ablukaya alındı. Tüm bunlardan habersiz Pazartesi sabahı binaya girenler, çevrelerinde gördükleri durumdan, bir önceki gece o binada bir cinayet işlendiğini sandılar. Ortada cinayet falan yoktu, ama abluka sürdü.
Sürdü ama yetmedi; bu bölümlere yıllarca emeği geçen üç akademisyen kendilerine hiçbir açıklama yapılmaksızın ve kendilerinden hiç bir açıklama talep edilmeksizin apar topar işten çıkartıldı. Bu da yetmedi bir de üstüne haklarında savcılığa suç duyurusunda bulunuldu.
Sözün özü, Istanbul Bilgi Üniversitesi’nde akademik, bireysel ve hukuksal hakları hiçe sayan tepkisel bir tavırla, 3 kıymetli beyin daha “göçertilmeye!” teşebbüs edildi.
Bu teşebbüse tepki gösteren her türlü girişimin destekçisi olmak adına, Ali Nesin’in tüm bu olup bitenlerden midesi bulanan herkese yaptığı 10 Ocak 2011 Pazartesi günü saat 10’da, kapı kilitleri değiştirilerek “beyin göçertme” harekatının başlatıldığı santral kampüsündeki E1 binasında buluşma çağrısı, bu göçertmeye sebep olan zihniyetlere tepki göstermek, bu hastalıklı yaklaşımları çökertmek için kaçırılmaması gereken bir davettir.
Ayşenur Akman
Birileri birilerinin ayağını kaydırmak istediğinde gözünün üstünde kaşın vardan olay yaratılan bir ülkede, bir lise öğrencisi için geleceğinden umutla bahsedebilmenin en elle tutulur yolu toplumun genel kanısına karşı koyup da VCD bölümüne girmeyi istemektir belki de. Öss’yi bir kenara ittirip de haftalardır portfolyosuna kafa patlatırken kalıplara karşı çıkan bir üniversitede okuyacak olmanın hayalidir aileye tepki göstermede en büyük destek. Sonra ne olur? Biri, aynı sınırlar içinde yaşadığı milyonlarcasının özgürlüğün telaffuzundan yoksunluğunu boşverip kendisininkini test etme kararı alır, bir yıl boyunca ses çıkarmayan yönetim saman altından su yürütülmüş gibi olay patladığı anda ilk bulduğuna suçu yükler, bölüm kapatılır, bir gecede yıkılan hayallerin üstüne bir de geleceğin karanlığı boşaltılır, filler tepişir, çimenler ezilir.
Peki bundan sonra Bilgi’de takınılacak olası eski “özgürlükçü” tavra aileleri kim inandıracaktır, önyargılar nasıl yıkılacaktır, beklentilerimizin dağıtıldığı üniversiteye inancımız nasıl geri gelecektir?
Ekin Levent
Merhabalar, Bu Bilgi’de 4. senem. İşletme-Ekonomi ve Hukuk bölümlerinde çift dal öğrenciyim. Okulumla hep gurur duydum. Türkiye’de kuruluşundan beri fkirlerin özgürce ifade edilebildiği nadir vahalardan biri olarak her yeniliğin adresi oldu burası. Ermeni konferansı, Kürtçe dersi, türban yasağına karşı gösterdiği sivil itaatsizlik… Ama okuldan gelen kokulardan birşeylerin değiştiği ve artık eskisi gibi olmayacağı açıktı. Son olayla da iyice ayyuka çıktı Açıkcası ilk duyduğumda pornotezi mevzusuna nasıl yaklaşacağım konusunda kafam karışıktı. Özgürlük nerede başlar, nerede biter? Akademik özgürlüğün sınırı nedir? Kendi tepkimin ne olacağını kestiremesem de “okulumun yönetiminin” verdiği tepkinin aşırı ve çirkin olduğundan eminim. Zaten bu konuda pek çok laf edildi. Ama size olaylar ve yerler çok benzer olmasa da özgürlüğe bakışımızın ne kadar dar olduğunu gösteren bir örnek vermek istiyorum. Aralık ayının ortalarında bir kaç danimarka haber sitesine düşen haber, Aalborg Üniversitesi‘nden bir profosör okul binası içinde, büyük ihtimalle kendi odasında, bir kaç arkadaşıyla sado-mazoşist seks partisi düzenlemesi üzerine. Kızarkadaşı partilere katılan birinin ihbarıyla ortaya çıkıyor olay. Profosörün keşiş gibi giyinmesi, en az 3 erkek ve bir kadının katıldığı gibi ayrıntılarda var. Peki olay üzerine rektör Peter Frigaar’ın tepkisi ne dersiniz? Bunun okul binasında yapılması kabul edilemez ve bunu yapan sorumsuz ve aptal dese de, “çalışanların özel hayatlarında ve mesai saatleri dışında ne yaptığı biz ilgilendirmez” demekle kalıyor rektör. Profosör uyarı alsa da, üniversitede çalışmaya devam ediyor. Evet evet adamın üniversiteyle ilişkisi kesilmiyor, odası basılmıyor, atılmıyor, bölümü kapatılmıyor! “Bize göre yasal olmayan bir durum yok ama yine de polisin soruşturma yürütmesine izin vereceğiz” diyor. Dahası da var: Polis soruşturma sonrasında yine ”herhangi illegal bir durum yok” sonucuna varıyor. Haberin orjinali linkleri: http://universitypost.dk/article/police-say-monk-sex-okayhttp://universitypost.dk/article/professor-given-warning-after-sex-cellarhttp://www.cphpost.dk/news/crime/155-crime/50648-prof-reprimanded-for-bizarre-campus-orgy.html Akademik özgürlüğün sınırını zorlamak için, aleni olamayan bir şekilde- film 6 kişiyle çekilmiş, juri hocaları izlemiş- pornografik bir film çekildi diye verilen bu tepkinin ne kadar yersiz ve antidemokratik olduğunu gösteren sadece başka bir kıyaslama. Kimse filmi çekmeye zorlanmamış, izlemeye de zorlanmamış, filmde anladığım kadarıyla çocuk istismarı vs. gibi yasadışı öğelerde yok! Danimarka vs. Turkey - Finn Kjærsdam vs. Halil Güven demek kalıyor geriye… Utku Güven, Istanbul Bilgi Üniversitesi
8 sene boyunca Bilgi Üniversitesi’ne gönülden emek vermiş bir öğretim görevlisi olarak, Bilgi’de yaşanan son gelişmeler konusunda bir sorumluluk hissediyorum. Ülkemin her sorununa duyarlılık göstermeye çalışan bir birey olarak, evim gibi gördüğüm Bilgi’deki bu yaşananlara kayıtsız kalmam, hayat görüşüme uygun değil. Bu yazıyı daha önce yazmamış olmamın en önemli sebebi de, taraf olmam. Çünkü ben de, bazı meslektaşlarım gibi, Bilgi’den uzaklaştırılanlardanım. Bu manada doğal olarak ön yargılarım var. Doğrusunu isterseniz, bu önyargılardan arınmadan ve konu üzerine yeterince düşünmeden de yazmak istemedim. Durumu önce kendime, sonra okuyan sizlere itiraf ederek, elimden geldiğince tarafsız olarak yaşananları değerlendirmeye çalışacağım. Öncelikle ben profesyonel bir iletişimciyim. Ve Bilgi Üniversitesi ile ilgili bendeki algı, Bilgi’nin bir özgürlükler üniversitesi olduğudur. Benim Bilgi’de aldığım eğitim ve görgünün, bendeki karşılığı budur. Ve Bilgi’de öğretim görevlisi olarak çalıştığım 8 yıl boyunca da, bu hissiyat ile görev yaptım. Zaten üniversitelerdeki özgürlüğün, ülke genelinin özgürlük anlayışından çok daha ileride olması gerektiğini düşünen biri olarak, Bilgi gibi bir üniversitede görev almaktan ayrıca da büyük mutluluk duydum. Ve bir eğitmen olarak, daima bunu gözettim. Üzerine hiç düşünmediğimi fark ettiğim özgürlük alanları bana öğrencilerim tarafından hatırlatıldığında, tutucu davranmamak için çaba sarf ettim. Çünkü Bilgi’de gördüm ki, özgürlüğün sınırları devinebilir bir şey. Yeni gelen her neslin, özgürlükler konusunda yol kat etmesi kadar doğal bir şey olamaz. Aksi takdirde ilerleme mümkün olmaz zaten. Bu manada, ilerleme, ilerici olma, üniversitelerin en önemli sorumluluklarından biridir bana göre. Ve Bilgi de, bu özgürlüklerin bayraktarı olan bir üniversiteydi. Fakat bugün gelinen noktaya baktığımızda, durumun hızla değişmekte olduğunu görmemek mümkün değil. VCD Bölümü’nde tez olarak çekilen ve porno olduğu iddia edilen filme, Bilgi Üniversitesi Yönetimi’nin verdiği tepki, bunun açık bir göstergesi. Aynı tarz bir tez, ödev benim önüme gelseydi (ki benzerlerini yaşadım) ben de İhsan Derman Hoca’nın verdiği tepkiye çok yakın tepkiler verirdim. Karşımda kararlı ve ne yaptığını bilen bir öğrenci görürsem de, aynen İhsan Hoca gibi onay verirdim. Çünkü zaten Bilgi’de olması gereken de budur. Bu bana göre Bilgi’nin en önemli varlık sebeplerinden biridir. Tüm üniversitelerin olması gerektiği gibi. Müstehcenlik suçunu tarif eden TCK’nin 226. maddesinin son fıkrasına göre “bilimsel, edebi ve sanat eserleri kapsamında olan eserlerin suç olamayacağı” açıkça belirtilmiştir. Akademik ortamın, bu manada bir dokunulmazlığı vardır. Özerktir. Olması gerektiği gibi. Akademik ortamda üretilen bir yapıt, magazin ürünü muamelesi göremez. Her yapıt, ancak hitap ettiği kitleye göre değerlendirmeye tabi tutulabilir. Eğer üniversiteler, eğitimin, öğretimin, dolayısıyla ilerlemenin beşiğiyse, burada deneyler yapmak kadar doğal bir şey yoktur. Dolayısıyla bu film bir deneydir. Doğruluğu ya da yanlışlığı, deneme yanılmayla test edilmeye açıktır. Yaşananlara bu gözle baktığımızda, ben kendi adıma medeni cesaretinden ve ayrıca yaratıcılığından dolayı filmi çeken Deniz Özgün’ü kutluyorum. Bu yaşananlar, Deniz’de derin yaralar açmazsa, ve Deniz bu kararlılıkla üretmeye devam ederse, onun yakın gelecekte, önemli sanatsal üretimlerde bulunacağını da düşünüyorum. Verdiği röportajı da, son derece aklı başında buluyorum. Üniversitenin ne demek olduğunu çok iyi kavramış. Ve bu özgürlüğünü de, kimsenin kolay kolay cesaret edemeyeceği bir şekilde kullanmış. Bununla birlikte İhsan Derman, Ali Pekşen ve Ahmet Atıf Akın’ın da, hem Bilgi ruhuna, hem de üniversite ruhuna uygun davrandığını düşünüyorum. Onlar olması gerekeni yapmışlar. Hal böyleyken, bu üç Öğretim Görevlisi’nin alel acele görevden alınması, hem Bilgi’nin özgürlükçü ruhuna, hem de üniversitelerin özgürlük anlayışına tezat bir durumdur. Bu gelişme bize gösteriyor ki, Bilgi artık ne yazık ki artık eskisi kadar özgürlükçü bir üniversite olma iddiasında değildir. Üniversiteler arasında, özgürlükçü eğitimin bayraktarlığını yapan Bilgi’nin durumu buysa, ülkenin eğitim ve öğretim kalitesinin gerilediğini söylemek yanlış olmayacatır. Tüm bunları bize düşündürdüğü ve sorgulattığı için, Deniz’i, filme emek verenleri, ve öğretim kadrosunu bir kez daha kutlamak isterim. Bu sayede gördük ki, artık “Kral Çıplak”. Kağan İşmen
Sosyoloji Yüksek Lisans programı mezunuyum… Gelişmekte olan bu süreci endişe ile izlemekteyim… Bilimin sınırları, bilimin muhafazakarlığı olamaz… bu şekilde hiç bir bilimsel etkinlik yapılamaz… bilimde ilerleme mümkün olamaz…. Söz konusu filmin içeriğini bilmemekle birlikte konunun sadece akademik literatürde ders içeriğine göre değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum… Diğer yandan ortada hangi suçlamanın olduğu da belirlenmiş değil… şimdi böyle bir filmin üniversitede çekilmiş olması mı bir suç unsuru (ki bunun bir suç olması mümkün değil.. çünkü, söz konusu filmin amacı bir bitirme tezinde kullanılmak üzere çekilmiş olan bir film… amacı ne ticari bir kazanç ne de teşhir unsuru… amacı bilimsel bir etkinlik olan video ve bunun üniversitede çekilmesinden doğal ne olabilir ki…) yoksa böyle bir tezin yapılmasına izin verilmesi mi suç unsuru ( ki bunun da suç olarak değerlendirilmesi tamamen muhafazakar zihniyetin bir ürünüdür. bilimsel bir etkinliğin sınırlandırılması toplumsal bir geri dönüşün son izleridir. en naif ifadesiyle yobazlıktır. saçmalıktır.) ben sosyoloji bölümünde okumuş bir bilim insanı olarak, bu konuyu defalarca kez tartışmış ve hatta akademik literatürde de sıkça dile getirmekteyim. metinsel anlamda araştırılması hiç bir rahatsızlık unsuru yaratmayan konunun neden görsel olarak bir suç unsuru görülmekte anlamakta zorlanıyorum… bunun tek bir açıklaması olabilir… pornoyu konuş, tartış ama gösterme… böyle bir anlayışla bilimsel olarak ilerlemeyi beklemek sonu olmayan bir rüyadan başka bir şey değildir. porno sosyolojik olarak en irdelenmesi ve araştırılması gereken konuların başında gelmektedir. dünyada inanılmaz büyük bir pazara sahip olan ve bu pazarın tarihin her döneminde yok sayılan böylesi büyük bir kitleye ulaşmış olan bir konunun sosyolojik olarak araştırılmaması mümkün değildir zaten. bazı şeyler yok sayılarak, görmezden gelinerek, onlar sanki hiç yokmuş gibi davranılarak normal gündelik yaşamımıza devam etmemiz mümkün değil… bu gerçekten çok büyük bir yanlışlıktır, inanılmaz bir yobazlıktır. porno incelenmelidir, porno araştırılmalıdır… tüm diğer bilimsel literatüre malzeme yapılmış konular gibi pornoda bilime konu edilmelidir. yeraltında ilerlemekte olan bir unsurun tehditlerinin neler olabileceği düşünülemez… bir konunun tehditleri ya da tüm unsurları ancak incelenerek gün ışığına çıkarılabilir. zaten bilimin tüm amacı da budur. konunun bu şekilde gündeme gelmiş olması üzücüdür. ancak Türkiye’nin sonunda en muhafazakar bir konuyu bile tartışacak duruma gelmiş olması da beni buruk bir gülümsemeyle karşı karşıya bırakıyor… konunun ortaya çıkışı muhafazakarlığın halk arasında değil, direk görsel medyanın en büyük adreslerinde üretildiğini de göstermiştir. magazin kültürünün en muhafazakar halidir karşımızdaki… muhafazakarlığın en yozlaşmışıdır…. son olarak, ortada herhangi bir suç unsuru olmamasına rağmen suçlayan zihniyetin, öğrencinin eyleminden hocasını sorumlu tutmasıdır. danışman bir hocanın görevi öğrencinin akademik eylemlerini etkilemek değil onu konu çerçevesinde yönlendirmektir. konusunu sınırlandırmak ya da sansürlemek kesinlikle değildir. yani öğrencinin yaptığı eylemlerden hocanın sorumlu tutulması tamamen popülist bir kışkırtmanın en kötü hamlesidir. umarım bu yanlıştan en kısa sürede dönülür…
Uğur Oğuş
Türkiyede Neden ….. Olur? Neden Türkiye’deki insanların inanılmaz derecede kocaman bir bölümü halen insanların neyi, nasıl yaşadığının peşinde bunu anlamıyorum. -Bahsedeceğim Konu Bilgi Üniversitesi’ndeki Şu Porno Mevzusu. Neden Türkiye gibi ülkelerde toplum hep başka birilerinin namusunu korumaya bu kadar meraklı anlamıyorum -kendileri bir anda kaybedebilecekleri için olabilir mi..?Hani kendi g** korkularını başkaları üzerinden yaşamak. -Ha gerekçeleri şu; “Filmde oynayan kız sizin kardeşiniz falan olsa bu kadar sakin kalabilir miydiniz..?” Dikkat çekmek istiyorum; “..kız sizin kardeşiniz..”, yani burada bir namus koruması var.Erkek yapar olayı var.Türkiye’nin de sorunu bu; “Kadın karar veremez.” kafası.Hayır yani, Türkiye’de rızası dışında evlendirilen 18 yaş altı bir dolu kız çocuğu varken, tacizler tavan yapmışken, ensest ilişkiler patlama yapmışken, kendi rızasıyla bir projeye katılan, bireyselliğini kazanmış, birey olduğunun farkında olan birilerine nedir bu kadar konuşmak? Herkes kendinden sorumlu, yok o kıza bakamazsın, yok bu çocukla çıkamazsın..Bu ülkede sevgilisiyle el ele yürüdüğü için “Ahlak Polisi” tarafından dövülenler de oldu bunu da hatırlatayım. Olay “O sizin ananız, bacınız olsa..” değil.Göt korkusundan baskı altında tutmak.Mesela yurtdışında pornoya verilen tepkiden örnek var; Adam muhafazekar bir politikacı ve kızı porno filmlerde oynuyor ; Bu Link Sizi Habere Götürecek. Üzgünüm ama bu böyle yani.Kimseye porno çektiği, porno çekilmesine izin verdiği için ceza veremezsiniz çünkü bunu destekleyici bir yön yoktur. HİÇ KİMSE BİR BAŞKASININ HAYATINA, ÖZGÜRLÜĞÜNE KARIŞAMAZ. Bırakılsın artık milletin, tanımadıkları kişilerin “namusuyla” uğraşmak.İnsanlar kendileri düşünebilen varlıklar çünkü. Gerçekten, bu hakkı nereden, nasıl buluyorlar bilmek istemiyorum.Ama öyle bir hakları da yok zaten.Yapılan da kişisel haklara saldırıdan başka bir şey değildir. Bilgi Üniversitesi Ve Türkiye için üzülüyorum. Hangi üniversiteler bu olaydan sonra mevzuatlarına “Okul stüdyolarında porno film çekilemez.” maddesini ekelemiştir merak ediyorum.Türkiye’de ki özgürlük, size verildiği kadardır..Hakkınız olan özgürlüğü, sanki onlar verdiği için alıyormuş gibi olursunuz halbuki kimsenin sizin özgürlüğünüzü elinde tutma hakkı yoktur. Türkiye Hariç. Edit: Bana Porno izlemediğini söylemesin sakın bu konuya karşı çıkan vatandaşlar.Her erkek hayatında en az 3 kere porno izlemiştir, izlemedim diyenden de ben şüphelenirim.
Yiğit Akyol, Bahçeşehir Üniversitesi, Halkla İlişkiler.
Öncelikle bir ayrım yapmaya girişmemiz gerektiği kanısındayım. Eğer sözkonusu, odak noktası pornografi olan bir araştırma veya belgesel oluşturma çalışması ise, bu çalışmanın tez olarak sunulmasında bir sakınca olmadığını düşünüyorum. Ancak bunun paralelinde, akademik çalışma olarak porno film çekilip sunulmasını doğru bulmuyorum. Çıkarsanacak muhtemel düşüncelere bir önkarşılık olarak, bu görüşümün ne ahlakla, ne dinle, ne toplumsal yapıya aşırı önem verişimle ilgisi olduğunu belirtmek isterim. Bu, “akıl var mantık var” temalı, tamamen kişisel görüşümden kaynaklanmaktadır. Ancak, bu satırları yazıyor olmamıza sebebiyet veren çalışmanın, ayrımımdaki hangi gruba dahil olduğu hakkında net bir bilgim olmadığı için bu konuda bir yorum yapmıyorum.